Gazeteci Nil Gülsüm'ün sunumuyla gerçekleşen "Maksat Muhabbet" programının yedinci konuğu Ahmet Özhan oldu. Türk Sanat Müziğindeki güçlü yorumu ve tasavvuf müziğine kattığı bakış açısıyla hafızalara kazınan Ahmet Özhan, çocukluğuna ve yaşam tarzına dair açıklamalarda bulundu.
Nil Gülsüm, "Maksat Muhabbet" programıyla izleyiciyi sadece bir sohbete değil, gündem olacak bir yüzleşmeye davet ediyor. Programın yedinci bölümünde, sanat ve tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden Ahmet Özhan yer aldı.

"ÇOCUK ŞARKISI YOKMUŞ"
Türk tasavvuf müziğinin önemli isimlerinden Ahmet Özhan, çocukluk yıllarına dair samimi açıklamalarda bulundu. Henüz üç–dört yaşlarındayken şarkı söylemeye başladığını belirten Özhan, o dönemde çocuk şarkılarından ziyade anlam ve mana içeren eserleri seslendirdiğini ifade etti.
Müziğe meraklı bir aile ortamında büyüdüğünü dile getiren sanatçı, 1950’li yıllarda evlerinde radyonun sürekli açık olduğunu ve duyduğu eserleri kısa sürede ezberlediğini söyledi.
Sanatçı açıklamasına şu sözleri ekledi:
"Çocuk şarkıları yoktu o dönemde. Vardı da biz mi öğrenmedik. Ama evde müzik vardı. Müziğe meraklı bir aileydik. 50’li seneler… Evde tek bir radyo var ve sürekli açık. Ben ne duyarsam hoşuma gidiyor, hepsini ezberlermişim. Benim hatırlamadığım zamanları ablam anlatır, annem anlatırdı… Allah rahmet eylesin, anneciğim de göçtü. Duyduğum şarkıları ezberlemeye çalışırmışım. Ezberlediğim şarkıları yarım yamalak okumaya çalışırmışım. Gelen giden misafire neşe olurmuşum. Çocukken dilimden düşmeyen bir şarkı vardı; 'Ayrılık Yaman Kelime'… Kitaplarımdan birinin de adını o verdi."

"BENİM VATANIMIN HER KARIŞ TOPRAĞI, BENİM İÇİN KABE'DİR"
Türk müziğinin usta isimlerinden Ahmet Özhan, ailesinin yaşadığı zorlu yıllara ve babasının sürgün sürecine dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Özhan, babasının görev yaptığı dönemde dürüstlüğü ve tavizsiz duruşu nedeniyle sık sık yer değişikliğine maruz kaldığını belirterek, bunun arkasında dönemin siyasi ve idari atmosferinin bulunduğunu ifade etti.

Sanatçı, özellikle 1950'li yıllarda Doğu illerinde görev yapan babasının, kaçakçılıkla mücadelede kararlı bir tavır sergilediğini ve bu nedenle bazı çevrelerin tepkisini çektiğini dile getirdi. Sürgün kararlarının ardında kişisel menfaat ilişkilerinin bulunduğunu ima eden Özhan, babasının "kanun neyse o" anlayışıyla hareket ettiğini vurguladı.
Ahmet Özhan, o dönemi şu sözlerle anlattı:
"Babamın sürülme sebebi, namuslu olmaktı. Namuslu olanın cezalandırıldığı bir dönemdi belki de. Dik bir adamdı. Menfaat peşinde değildi. Kanun neyse oydu onun için. Doğu'da görev yaparken kaçakçılığa göz yummadı. 'Beni devlet buraya bunu önlemek için gönderdiyse ben buna müsaade etmem' derdi. Arı kovanına çomak sokmuş oldu. Oradan oraya sürüldü. En sonunda Urfa'dan Hakkari'ye gönderildi. Ben o zaman on aylık bir bebektim."
"Bir gün kendisini sürgün ettiren kişiyle karşılaşmış. O kişi daha sonra milletvekili olmuş. Babama alaycı bir şekilde konuşmuş. Babam da 'Sen benim gözümde ne milletvekilisin ne de bu millete vekil olacak bir adamsın. Elinden geleni ardına koyma. Benim vatanımın her karış toprağı benim için Kabe toprağıdır. Alnımın akıyla gider, vazifemi yaparım' demiş. Annem İstanbul kızıdır. Evde duvarlarda delikler varmış, çamurla kapatmaya çalışırmış. Babam buna dayanamayarak 'Sen çocukları al, Eskişehir'e, anamın babamın yanına git' demiş. Bizi oraya göndermiş. Ben de o günleri hayal meyal hatırlıyorum."
"İNSANLAR ÖLÜMÜ AJİTE ETMİŞLER"
Ahmet Özhan, hayat ve ölüm kavramına dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Özhan, varoluşu kader anlayışı üzerinden ele alarak, her mahlukun bir başlangıcı ve bir sonu bulunduğunu, bu hakikatin idrak edilmesi halinde ölümün insanı sarsan bir mesele olmaktan çıkacağını ifade etti.
Sanatçı, tarih boyunca milyarlarca insanın gelip geçtiğini hatırlatarak, ölümün hayatın doğal bir parçası olduğunu vurguladı. Matem kültürünün zamanla abartılı bir hâl aldığını belirten Özhan, İslam geleneğinde ölçüsüz yas anlayışının doğru bulunmadığını dile getirdi.

Ölümün bir "sistemin devinimi" içinde gerçekleştiğini söyleyen sanatçı, doğum ve ölümün güneşin doğuşu ve batışı kadar tabi olduğunu ifade etti. Ahmet Özhan, konuyla ilgili düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi:
"Her şey bir kader üzerine yaratılmıştır. Her mahlûkun bir başlangıcı ve bir bitişi vardır. Bu hakikati idrak ettiğinizde ölüm sizi meşgul eden bir mesele olmaktan çıkar. Yarın ben de gideceğim dersiniz. Kimler geldi, kimler kaldı? Tarihe baktığınızda trilyonlarca insanın gelip geçtiğini görürsünüz. Bu son derece doğal bir durumdur."
"İnsanlar ölümü abartmış, matem kültürü oluşturmuş. Oysa Peygamber Efendimiz ölçüsüz yas tutmayı doğru bulmamıştır. Paralı ağlayıcılar, kendini yerlere atmalar… Bunlar hakikati değiştirmez. Sistem bir devinim içindedir. Güneş doğar ve batar. Güneşin doğuşunu ve batışını yadırgamazken insanın doğuşunu ve gidişini neden yadırgıyoruz? Bu gerçeği içselleştirmeden huzur mümkün değildir."

"GERÇEK AŞK, VARLIĞIN HAKİKATİNİ HİSSETMEKTİR"
Ahmet Özhan, aşk kavramına dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Özhan, aşkın çoğu zaman zannedildiği gibi nefsi bir arzu ya da geçici bir haz olmadığını, hakikate yakınlaşma hali olduğunu ifade etti. Gerçek aşkın varlığın özündeki hakikati hissetmekle ortaya çıktığını belirten sanatçı, bunun bir obje ile sınırlanamayacağını ancak objelerin bu idrake vesile olabileceğini dile getirdi. Sanatçı, beşeri aşkın ilahi hakikate açılan bir kanal olabileceğini ancak bunun nefsi arzularla tüketildiğinde sönümleneceğini söyledi. Günümüzde "aşk bitti" şeklindeki ifadelerin, hakiki aşktan ziyade sahip olma isteğinin sona ermesi anlamına geldiğini belirten Özhan, gerçek aşkın tükenmeyeceğini vurguladı.
Ahmet Özhan, konuyla ilgili düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi:
"Aşk, hakikate yakın olmaktır. Nefse, iştaha, hazza dair değildir. Hakikate yaklaştıkça onun ateşi insana vurur. Onun dışındakiler haz peşindedir. Gerçek aşk, varlığın özündeki hakikati hissetmeye başlamakla açığa çıkar. Obje ile izah edilmez ama obje aşka vasıtadır. Objeden açığa çıkan, varlığın özündeki cemaldir."
"Bir kadın bir erkeğe, bir erkek bir kadına aşık olduğunda bu, hakiki aşktan bir cüz olabilir. Bir kanala girmiş olur. Ancak onu nefsine yorar, sahip olma duygusuyla tüketmeye kalkarsa bir süre sonra pörsür. O zaman 'aşk bitti' denir. Oysa aşk bitmez. Bitiyorsa zaten aşk değildir. Ferhad'ın dağları delmesi, Mecnun'un çöllere düşmesi mecazdır. Dağ insanın nefsidir. Delinmesi gereken, benlik dağdır. Leyla'dan maksat yalnızca bir şahıs değildir; o hakikate açılan kapıdır. Mecnun, Leyla diye diye sonunda Mevla'yı bulmuştur. Hakikati idrak ettiğinde beşeri suretin ardındaki ilahi manayı görür. Aşk insanı oraya taşıyorsa gerçektir; aksi hâlde sadece bir sahip olma arzusudur."
BİR YORUM YAPIN 0