Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, “İnsanlığı Aileniz Gibi Görmezseniz Adaletli Olamazsınız” dedi.

Emine Erdoğan, Cumhurbaşkanı Başkan Erdoğan ile Afrika ziyaretlerinde edindiği izlenimleri, kıtadaki benzerlik ve farklılıkları ve Türkiye’nin kıtaya yönelik kendine özgü yaklaşımını anlattı. 

İlk Afrika ziyaretinizde karşılaştığınız olumsuz tablo ile bugün Türkiye’nin elinin dokunduğu coğrafyalardaki değişimi nasıl gözlüyorsunuz?

Afrika dediğimizde, iki binin üzerinde dil ve etnik topluluğu barındıran, bir milyarı aşkın nüfusu olan bir kıtadan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2005’te başlattığı Afrika açılımından sonra, doğudan batıya, kuzeyden güneye, birçok Afrika ülkesini ziyaret ettik. Elbette, her ülke birbirinden son derece farklı olmakla beraber, kıtada yaşanan sorunlar birbiriyle benzerlik gösteriyor. Yoksullukla mücadele, insan hakları, savaş ve çatışmalar en önemli mücadele alanları. En nihayetinde, sömürgecilik tarihinin karanlık sayfalarının yazıldığı bir coğrafya Afrika.

Afrika’nın bugününe baktığımızda da, birçok ülkenin farklı motivasyonlarla orada olduğunu görüyoruz. Ancak, Türkiye’nin aktif, çok boyutlu, girişimci ve insani bir dış politikası var. Bunun elbette yüz güldüren yansımaları oluyor.

TİKA, Diyanet İşleri Başkanlığı, Maarif Vakfı, Yunus Emre Enstitüleri, AFAD, Kızılay gibi güçlü kurumlarımızla oradayız. Bu kurumlar yalnızca hibe ya da bağış yapmıyor, Kıta’nın gelişmesi ve kalkınması, yani kendi ayakları üzerinde durabilmesi için çalışıyor.

Afrika’da yapılan faaliyetler başta olmak üzere bireysel olarak kıtaya ilginizden ve yaklaşımınızdan dolayı sizden ilham alan genç kızlar ve annelerin varlığı mevcut. Özellikle ziyaret etmiş olduğunuz ülkelerde etkilendiğiniz ve sizde iz bırakan bir kişi veya olay var mıdır?

Bunu tek bir olay ya da kişi üzerinden anlatmam mümkün değil, zira Afrika seyahatlerimin tümü bende büyük bir öneme sahip. Öyle ki, görüp şahit olduklarım bir hatırata dönüştü.

Acının bu kadar yoğunlaştığı başka bir yer bilmiyorum. Zulmün kendine ait bir tarihi varsa, ben o tarihin bu kıtada yazıldığını düşünüyorum. Dünyayı değiştirmek, adaleti sağlamak, adeta her insanın içinden gelen bir içgüdüdür. Hepimiz, televizyon ekranında gördüğümüz acı bir tablo karşısında bile, hiç tanımadığımız insanlara el uzatmak, gözyaşlarını dindirmek isteriz.

Hatırlarsanız, bir dönem eti kemiğine yapışmış, bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç çocukların sefaleti sık sık fotoğrafların, belgesellerin konusu olurdu. Çaresizlik dediğimiz şey, sanki Afrika’nın iklimiydi. Bu görüntüleri bir dergide ya da haberlerde görmek bile çok sarsıcıyken; açlığı, kıtlığı, yokluğu, ölmek üzere olan çocukları gidip yerinde görmek insanı baştan aşağı değiştiriyor. O nedenle, şahit olduklarımı birbirinden ayırmam çok zor, ancak yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim; Afrika’daki yetim çocuk nüfusu kalbimin en derin yaralarından biridir.

Sağlık ve eğitim hizmetlerinin son derece eksik olduğu, yer yer temiz su bulmanın bile imkânsızlaştığı bir coğrafyada yetim olmanın deneyimi çok ağır. Yetimler, insanlığın ortak sorumluluğudur. İşte en çok da bu nedenle, ziyaret ettiğim yetimhanelerde tanıştığım birbirinden güzel çocukların mücadelesi içimde büyük bir sızı olarak yer aldı.

Öte yandan, yaptıklarımızın gönüllerde bulduğu yeri ifade eden bazı güzel anılar da var tabii. Mesela, 2017’de Birleşmiş Milletlerin 72. Genel Kurulu açılışı çerçevesinde F4D, (Fashion for Development) Kalkınma için Moda etkinliği gerçekleştirilmişti. Burada, dünyaca ünlü model Iman Mohamed Abdulmajid bir ödül konuşması yaptı ve şahsım nezdinde, davetli tüm devlet ve hükümet başkan eşlerinin önünde Afrika’da yapılanlar için Türkiye’ye teşekkür etti. Yani, yaptıklarımız, her çevreden insanın takdirini kazanıyor. Türkiye’nin fedakarca yaptığı işlerin inkar edilemez bir biçimde biliniyor olması ve tüm dünyanın kulak kesildiği ortamlarda kendiliğinden dile gelmesi paha biçilmez bir duygu.

GERÇEK YARDIM, İNSANLARA KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE DURMAYI ÖĞRETMEKTİR
 

Türkiye’nin yatırımları ve insan odaklı politikaları sonucunda Afrika’da eğitim anlamında ciddi bir yol alındı. Bir ülkenin, bölgenin ve kıtanın gelişiminde eğitimin rolü yadsınamaz. Eğitim ile birlikte zihinlerdeki bağımsızlığın sağlanmasının söz konusu olduğunu dikkate aldığımızda Afrika’daki çocuklardan ve gençlerden geleceğe yönelik beklentileriniz nelerdir?

Bildiğiniz gibi Afrika tüm dünyadan, birçok uluslararası kuruluştan yardım alıyor. Ancak, baktığınızda çoğu zaman yardımların anlık ihtiyaçları karşıladığını görürsünüz. Yani, kıtlık varsa, yiyecek götürülür, afet varsa barınacak yer temin edilir.

Oysa gerçek yardım, insanlara kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmektir. Maarif Vakfımız bu alanda son derece etkin. Nitelikli insanlar yetiştiriyorlar. Bununla beraber, Anadolu’nun irfanını, değerlerimizi de oralara taşıyorlar. Yani insanı yetiştirirken, bilgiyi ilim ve irfanla harmanlanmış olarak veriyorlar.

Tabii bunun yanında Türkiye Burslarından istifade eden birçok Afrikalı öğrenci de var. Son 10 yılda 54 Afrika ülkesinden başvurular almışız. Yaklaşık 14 bin başarılı öğrenci bu burslardan faydalanarak ülkemizde eğitim görmüş. Eğitim, sonuçlarını anlık olarak değil, uzun vadede alacağınız bir yatırım türüdür. Bu öğrencilerin her biri, diplomalarını aldıklarında dönüp ülkelerine hizmet edecekler. Doktorlar yetiştiğinde, yurtdışından doktorların gelip hastaları kurtarmasına gerek kalmayacak. Keza, mühendisler, öğretmenler, bilim insanları arttıkça, Afrika daha çok kendi ayakları üzerinde duran bir coğrafya olacak. Nitelikli insan kaynağı sonraki nesillerin de nitelikli olmasını sağlayacak. İşte o nedenle, her ülkenin olduğu gibi, Afrika ülkelerinin de geleceği gençlerin ellerinde şekillenecek. Ben, bu noktada, eğitimle ilgili yapılan tüm çalışmaların, meyvelerini insanlık olarak toplayacağımıza yürekten inanıyorum.

ANNELERİN KALBİNİN RİTMİ EVRENSELDİR
 

“Halden anlamak için, insanlığın hallerine şahit olmak gerekir.” diyorsunuz. Siz, Afrika’da onlarca ülkeyi ziyaret etmiş ve insanlığın hallerine çok yakından şahit olmuş biri olarak; adaleti sağlamanın ya da “daha adil bir dünya” inşa etmenin, kardeşliği ve dostluğu temele alarak yaşamanın ve gönülleri kazanmanın ön koşulu olarak neyi görmektesiniz?

İnsanların arasında “sen-ben” sınırları var. Karşımızdakini yabancı olarak görüyor, ötekileştirme dediğimiz uzaklaşmanın kapısını açıyoruz. En basiti, insan en hızlı kendine yakın ya da benzer gördüğüne yardım ediyor. Oysa tüm insanlar acılar, üzüntüler ve felaketler karşısında aynı tepkileri veriyorlar. Hep verdiğim bir örnek var: gözyaşının, kahkahanın, doğumun ya da ölümün tercümana ihtiyacı yoktur. Annelerin kalbinin evrensel bir ritmi vardır.

"İNSANLIĞI AİLENİZ GİBİ GÖRMEZSENİZ ADALETLİ OLMAZSINIZ"

Ne mutlu bize ki, Anadolu’nun büyük bir irfanı var. Bu topraklar nice Allah Dostunun evidir. Bize bıraktıkları büyük bir manevi miras var. Bununla beraber, tarihimize baktığınızda, kapılarımızı tüm mazlumlara açtığımızı, her coğrafyada insanlığın yardımına koştuğumuzu görüyorsunuz. O nedenle, Türkiye dünyaya çok daha farklı bir medeniyet penceresinden bakıyor. Dış politikamız tüm insanlığı kucaklıyor. Bu nedenle, ülkemiz dünyanın en cömert ülkelerinden biridir. Bu cömertlik, tamamen bu geçmişten kaynaklanıyor. En önemlisi de, insanları dil, din, ırk ve etnik köken gibi kategorilere ayırmıyoruz. İnsanlığı bir aile gibi görmezseniz, adaletli olamazsınız.

Mesela 2011’de Somali’ye yaptığımız ziyareti asla unutamam. Tüm dünya oradaki insanlardan vazgeçmişken, bizim ülkemiz Somali’nin yanında durdu. Dünyanın gördüğü en büyük insani felaketlerden biri yaşanırken, arkanızı dönüp gitmemek adalettir. İnsanın bireysel bazdan başlayarak, devlet eliyle gerçekleştirilecek sorumlulukları var. Bu noktada çok şanslı olduğumuza inanıyorum. Tüm farklarımıza rağmen, insanlık ailesine inanıyoruz ve politikalarımız da insan merkezli olarak şekilleniyor. 

İLİŞKİLİ HABER

Bu soruyu herkes bilemez! Milyoner'e damga vuran lise sorusu

İLİŞKİLİ HABER

Berkay'ın başı dertte! Namussuz deyince ortalık karıştı...

BİR YORUM YAPIN 0